3 Yorum 3 Yorum  | 22 Ağustos, 2005

Sizi bilemem ama, sınıfta kalmakla geçmek arasındaki ince çizgi üzerinde yürürken, beni çalışma masasından kaldırabilecek tek şey bir adet F-1 kombine bilet idi. Biletin geldiği cuma akşamı, tüm evi 1:25:27 ile turladım, 80 kiloluk pederi havaya kaldırdım, dizlerimin üstünde mutfak boyunca kaydım ve aklımdan “keşke Universiad’a da katılsaydım” diye geçirdim. Bunların hepsi “ağuaaaa” diye bağırışım boyunca gerçekleşti. Sesimin ne kadar güzel olduğunu farkedip bir kere daha sevindim.

Ertesi gün, evden çıktığımda, yazın başından beri uyandığım saatlerin hepsinden daha öndeydim. Koltuk altıma sıkıştırdığım ve az sonra Kadıköy’den, “Formula-1 Alanına Gider” yazan, biletimi gösterip bedava bindiğim ve kendisini Schumacher biraderlerin kayıp üçüncü kardeşi zanneden IETT şoförünün zıplata zıplata götürdüğü yeşil Mercedes otobüste açıp okuduğum gazetemde Jenson Button’ın “İstanbul’da kendime şoför tutuyorum. Çünkü herkes pilot burada. Pistte M.Schumacher’le 320 kmh ile giderken yarışmak kolay ama mesai bitiminde Boğaz köprüsünden geçmek mi? Ah hayır!” sözlerini okurken, evden erken çıkmakla akıllılık ettiğimi düşünüyordum.

Viraj 8’in hemen arkasında oturduğum için tanıklık ettiğim pist dışına çıkışlardan bahsetmeyeceğim, zaten basın-yayın kuruluşları yeterince bahsettiler. (Hatta Sertab Erener’in millî marşı yanlış söylemesinden bahsetmedikleri kadar çok bahsettiler...) Asıl olay, alan içine giremeyen arabalardaydı. Seedingler (sıralama turları) sonrasında tekrar otobüsüme binip geri dönerken, henüz alana ulaşmaya çalışan arabalar vardı.

Pazar günü, yarış 15.00’te başlayacak olmasına rağmen evden 10.00’da çıktım. Yine toplu taşımayı kullandım. Toplu taşımanın bir diğer güzelliği de, hangi ülkeden gelmiş olurlarsa olsunlar, hangi takımı tutarlarsa tutsunlar, herkesin inanılmaz içiçe olması. Yo, hayır, ayakta giden kimse yoktu. Zaten otobüsler 5 dk da bir kalkıyordu. Ama fotoğraf makinalarını uzatıp “Fotoğrafımızı çeker misin?” diyenler, elinizdeki gazeteyi kucağınıza indirdiğinizde, “Bakabilir miyim?” diyenler, yakışıklı İtalyan erkekleri, güzel Finli hatunlar... Derken saat 12:00 de Speedpark'ta tribünde otururken buldum kendimi. Bu defa, tribüne gitmek için, pist misali, saatin ters yönünde dönen “Ring Service” otobüslerine binmeyi tercih etmedim. Çünkü bu otobüslere binildiğinde önce VIP Otopark’ına uğramamız gerekiyordu ve Padock Club üyeleri, Türkiye’nin medyatik kimseleri, biletlere 1300-1900 euro arasında para ödemiş kişilerin arabaları kadar kıymetlisini göremezsiniz. Hepsi arabasını parketmeden önce, pist çevresindeki trafiği tıkamaya bizzat özen gösteriyorlardı. İşte bu sebeple, pazar günü ne yaptım; yürüdüm! Hafif yağmur yağdığı için henüz peyzajı tam oturmamış pist kenarında çamurlarla da biraz akraba olduk ama olsundu...

Saat 12:00’de tribüne oturduğumda trafik denilen kelime, sadece önümde 10 tur atan Seat Cup arabaları arasındaki yakınlaşmalar için kullanılabilirdi. Pist çevresindeki ringde biraz yoğunlaşma vardı ama VIP üyeleri ve toplu taşıma için ayrılan iki yol haricinde kalan üç yolda da trafik yoktu. Tribünün biraz yüksekçe bir yerinde oturuyor olmamın avantajıyla tâli yolları bile görebiliyordum. Saat 13:00’te (yani yarışa iki saat kala) trafik oluşmaya başladı. İşte bu trafik saat 17:00’de, yani F-1 GP’si bitip, şampanya töreni yapıldıktan sonra bile devam edecekti.

Aklıma, yanlış olmasın, ya iki ya üç sene önceki İngiltere Granprix’si geldi. Okay Karacan, NTV adına Silverstone’a gönderilmişti ancak 7 saat boyunca trafikte kaldığı için, yarışın ilk 10 turunu, Serra Demirkol, İstanbul stüdyosundan ekrandan anlatmak zorunda kalmıştı. Zaten GP alanlarına gidişin her zaman meşakkatli olduğunu bildiklerinden olacak, İngilizler, en erkenci olanlardı. Ben tribüne ayak bastığımda, oldukça kalabalık bir İngiliz grubu, üçüncü biralarını felan yuvarlıyorlardı.

Bunca uzattığım lafın kısası şudur; yarışın başlamasına birkaç saat önce yola çıkanlar (yani 2 saatlik mesafede olanlar için, GP’den ancak 3-4 saat önce evden çıkanlar) muhtemelen, gazete okumuyorlardı ve birgün önceki seedinglerde, ki seedinglere her zaman yarıştan daha az seyirci gelir, oluşan kuyruklarla alakalı hiçbir haber de izlememişlerdi. Belki yarışa yetişebilmek için araçlarını köşeye çekip koşmaya başladıklarında kendilerine uzatılan mikrofona “bu ne rezalet!” derkenki kaş çatıklıklarını görmek amacıyla o akşam izlemişlerdir, bilinmez.

Ayrıca; toplu taşıma, sen çok yaşa!

3 Yorum:

Anonymous Adsız dedi ki...

Canım bu yorumların beni mest ediyor, okudukca okuyasım geliyor. Bu güzel beyin pırıltılarını bizden esirgemeden yazmaya devam et..

Pazartesi, 22 Ağustos, 2005

 
Blogger Vladivostox dedi ki...

ayrıca bu f1 biletlerini ihtiyacı olan insanlara vermek lazım. neden diyorum bunu; çünkü babam beni acayip sinir etti. adamda gold bilet vardı, ama gitmiş öylesine bi yere oturmuş. tabi geç gidip ilk yarım saati kaçırdığını da ekliyeyim. 1 saat geçtikten sonra aradı beni "daha ne kadar var bunun bitmesine" diye sordu, daha 40 dakika falan var diyince de "eh, iyi o zaman çıkayım ben şimdi" kelamını etti utanmadan bi de ;)
eve dönünce "e nasıldı bari?" diye sordum haliyle; cevap şu "tv daha güzel, hem çok da gürültülü orası"...

Çarşamba, 24 Ağustos, 2005

 
Blogger fatima dedi ki...

formula birle alakali bilgisi olmayip bileti olan kisiler ustunde psikolojik baski kurmak da ise yarayabilir. misalen sauber'in pilotlari kim biliyor musun? williams hangi motorla yarisiyor? gulben ergen hangi takimi destekliyor biliyor musun? vb sorulari ayna karsisinda prova etmek ve sonra gunde 3 ögün masa basinda tekrar etmek denenebilir yontemlerden. bu sorulardan 1ini veya daha fazlasini bilemeyene "bak hicbir sey bilmiyorsun iste" diye muamele etmek ise boyun borcu.

seneye "DOGAN SLX" tisortuyle gidicem, kirmizi terletiyor. ;)

Perşembe, 25 Ağustos, 2005

 

Yorum Yaz